Mars

0

Şu ana kadar kızıl gezegene neredeyse 50 görev düzenlendi ve yaklaşık yarısı başarısız oldu. Mars, Güneş Sistemi‘nde Dünya‘nın ardından en çok araştırılmış gezegen ve yüzyıllar boyunca hem çılgınca spekülasyonların hem de çığır açan bilimsel keşiflerin odağında oldu.

Mars gözlemleri bilinmeyen gizemleri açığa çıkarmakla kalmadı, yeni ve heyecan verici sorular da uyandırdı. Adını Roma savaş tanrısından alan bu gezegen, 1543’te Nikolas Kopernik tarafından Güneş yörüngesinde dönen başka bir gezegen olduğunun keşfedilmesinden bu yana gökbilimcileri büyülüyor.

Çarpıcı özellikleri arasında dev çarpışma kraterleri, sel yarıntıları ve gezegenin bir zamanlar jeolojik bakımdan şimdikinden daha etkin olduğunu akla getiren sönmüş yanardağlar var. Bu yüzden bilim insanları, gezegenin eskiden suyu ve yaşamı destekleyip desteklemediğini, hatta bugün de desteklemeye devam edip etmediğini merak ediyorlar.

19. yüzyıl gökbilimcileri bu gezegende büyük okyanuslar gördüklerine inanıyorlardı. Hatta gezegeni teleskopla gözlemleyenlerden bazıları, Marslıların ışık patlamalarıyla “iletişim” kurduğunu öne sürüyordu. Elbette artık gezegeni daha iyi anlıyoruz fakat öğrendiklerimiz bazı gizemleri daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor.

Mars, Güneş‘ten 227 milyon kilometre uzakta ve yörünge süresi 687 gün. Yörünge yolu Dünya‘nınkiyle örtüşmediğinden, 26 aylık döngüler halinde bize en yakın (yani “karşıt”) ve en uzak (yani “kavuşum”) halleri arasında gidip geliyor. Bunlardan biri 56 milyon, diğeriyse 401 milyon kilometre uzakta. Bu büyük fark nedeniyle uzay araçları, Mars Dünya‘ya en yakın konumdayken, yani 26 ayda bir gönderiliyor. NASA, 2011’in Kasım ayında “Curiosity” adlı yeni Mars keşif aracını yolladı. Yolculuk süresi altı aydan fazlaydı, yani gezegenin en yakın olduğu zaman aslında 3 Mart 2012’ydi.

Curiosity Keşif Aracı

Güneş Sistemi‘ndeki tüm gezegenler gibi bu gezegenin de  4,5 milyar yıl önce Güneş Nebulası’nın içindeki toz parçacıklarının bir araya gelmesiyle oluştuğuna inanılıyor. Dünya‘nın yarısından daha küçük, yani oldukça küçük bir gezegen. İlk oluşan gezegen Jüpiter‘di. Bu gaz devinin kütle çekim kuvveti Mars’ın büyümesine yol açacak materyali tüketti, Mars’la Jüpiter arasında başka bir gezegenin oluşmasını da önleyerek geriye asteroit kuşağını bıraktı. Mars’ın kuzey yarımküresi, güney yarımküresine kıyasla çok daha genç ve rakım olarak da düşük. Bu da gezegene ömrünün başlarında Plüton büyüklüğünde bir gök cisminin çarpmış olduğunu düşündürüyor.

Bilim insanları, Mars’ın yaşanabilecek sıcaklıklara ulaşması için küresel ısınmayı Marsa uygulamayı düşünmektedir.

Mars’a çoğu zaman “ölü” bir gezegen gözüyle bakılıyor. Gerçekten de Dünya‘dakiler gibi üst üste binmiş dağların olmayışı Mars’ta şu an etkin levha tektoniği olmadığını, dolayısıyla karbondioksitin geri dönüştürülerek atmosfere karışamadığını ve sera etkisi yaratamadığını gösteriyor. Bu yüzden de Mars ısı tutmada iyi değil. Yüzey sıcaklığı kışları kutuplarda -133 °C’ye kadar düşse de yazları gezegenin gündüz olan kısmında 27°C’ye kadar çıkıyor.

Mars’ta bulunan Olympus Mons, 22 kilometrelik yüksekliği ile Güneş Sistemi’nin bilinen en yüksek dağıdır.

Buna karşılık Mars’ın atmosferi, bir zamanlar gezegenin coğrafi bakımdan etkin olduğunun kesin kanıtlarını sunuyor. Güneş Sistemi‘nin dış gezegenlerinin hepsi de ağırlıklı olarak hidrojen ve helyum içeriyor. Fakat gezegenin atmosferi % 95,3 oranında karbondioksit , % 2,7 azot , % 1,6 argon ve eser miktarda oksijen ile sudan oluşuyor. Bu da bir zamanlar gezegen yüzeyinde yanardağların püskürdüğünün kanıtı. Sönmüş yanardağa benzeyen Olympus Mons gibi dev dağlar da bu görüşü doğrular nitelikte.

Mars jeolojik olarak etkin değilse bile aşırı uçlardaki bazı hava koşullarına tanıklık ediyor. Bunlardan en dikkat çekeni toz girdapları. Dünya‘daki benzerlerinin on katı büyüklükteki girdaplar kilometrelerce yükseklikte, yüzlerce metre genişlikte olabiliyor. Fırtınanın kaldırdığı toz ve kum tanecikleri elektrik yükü kazandıkça içlerinde küçük şimşekler çakıyor. Ama gezegenin atmosfer basıncı öyle düşük ki bu kasırgaların içindeki rüzgar neredeyse farkına varılmayacak kadar az. Ne ilginçtir ki NASA‘nın bu gezegene gönderdiği keşif araçlarının bu kadar uzun süre sağ kalabilmesinin nedenlerinden biri de toz fırtınaları: Bu fırtınalar, araçların güneş panellerini temizleyerek daha çok güneş ışığı almalarına olanak sağlıyor.

Mars: 6.779 km Dünya: 12.756 km (Çap)

Bu gezegenin yerçekimi Dünya‘nınkinin % 38’i , kütlesiyse sadece % 10’u kadar. Yüzey basıncı Dünya‘nınkinden (deniz seviyesinde) 100 kat daha az. Yani Mars yüzeyinde duran bir insanın kanı anında kaynamaya başlayacaktır. Mars yüzeyinin kırmızı rengiyse paslanmanın sonucu: Kayalardaki ve taşlardaki demir,oksijenle tepkimeye girerek demir oksit üretiyor, yani paslanıyor.

Amerikalı gökbilimci Asaph Hall, 1877’de karısının ısrarı üzerine Mars’a bakarken, çok yakın yörüngede döndüğü için gezegenin parıltısında kalan iki uydusu olduğunu keşfetti. Bunlara İlyada’da Ares’in yardımcıları olan Phobos ve Deimos’un adları verildi. Ne ilginçtir ki diğer çoğu uydunun aksine bu uydular küresel değil. Biçimleri neredeyse patatese benziyor ve en uzun eksenleri yaklaşık 16 km. Bu da Mars’ın milyarlarca yıl önce daha büyük cisimlerle çarpışmasından arta kalan parçalar olduğunu gösteriyor.

Phobos, gezegenin yörüngesinde günde üç defadan daha fazla dönerken Deimos’un bir turu 30 saati buluyor. Phobos gitgide Mars’a yaklaşmakta, o yüzden de gökbilimsel bakımdan “göz açıp kapayana kadar” diyebileceğimiz 50 milyon yıl sonra gezegene çarpacak. Uyduların ikisinin de insanların Mars’a yolculuk ve gözlem amaçlı üs olarak kullanılması düşünülüyor.

Kaynak: How It Works

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.