Sputnik 1 (1957)

0

Dünya’nın iki süper gücü arasındaki uzay yarışı Sputnik ile başladı. Dünya atmosferini incelemek için tasarlanan Sputnik’ten sonra bir teknolojik ilerleme dalgası geldi ve bu minik uydu Sovyetler Birliği’nin ulusal mirası oldu. II. Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında, 1947’de, Sovyetler Birliği ve ABD arasında soğuk savaş dönemi başladı. Politik ve ekonomik bir gerilim, bu iki ülkeyi her alanda karşı karşıya getirdi. Her iki ülke de gelişmiş silah üretimine odaklandı. Özellikle kıtalararası balistik füze teknolojisinde büyük ilerlemeler kat edildi. Almanya’nın ünlü V-2 roketinden ilham alan bu roketlerle Dünya‘daki her noktaya nükleer savaş başlığı taşıyabiliyor olmak, tüm Dünya’nın tedirgin olmasına yol açıyordu. Ancak, 1950’lerin başında roketlerin sunduğu bir başka imkan daha keşfedildi: Uzaya gitmek!

Soğuk savaş sırasında ülkeler kendi içlerine kapanmıştı, 1952’de Ulusal Bilim Akademisi üyesi Lloyd Berker, Uluslararası Bilim Konseyine (International Council of Scientific Unions – ICSU) bir dizi küresel jeofizik etkinliği düzenlemesini önerdi. Projenin amacı Dünya‘yı ve çevreyi daha iyi anlamak için belli bir zaman diliminde ortak yürütülecek çalışmalar ortaya koymaktı. Temmuz 1957 Aralık 1958 arasında gerçekleştirilen bu bilimsel araştırma dönemine Uluslararası Jeofizik Yılı (International Geophysical Year – IGY) adı verildi. Buzullaşmadan kütle çekimine, 70’ten fazla ülkenin katkısıyla birçok çalışma yapıldı. Buzdağlarından levha tektoniğini anlamaya, kutup bölgelerinin araştırılmasından Van Allen radyasyon kuşağının keşfine kadar birçok bilimsel buluş gerçekleşti.

1955 Temmuz ayında ABD başkanı Dwight Eisenhower, IGY kapsamında uzaya bir yapay uydu göndermeyi hedeflediklerini açıkladı. Konuşmasında, “Uluslararası Jeofizik Yılının en önemli sonucu Dünya‘nın dört bir tarafından insanların bir araya gelip ortak bir amaç için beraber çalışabileceklerini göstermesi oldu. Bu ortaklıkların diğer girişimlere de yansımasını ümit ediyorum” demişti. Bu duyuruyu bir meydan okuma olarak kabul eden Sovyetler Birliği hemen kolları sıvadı ve bir ay sonra aynı hedef üzerine çalışmalar yaptıklarını duyurdu. Aslında ortada bir çalışma yoktu, bu hedef soğuk savaşın bir yan etkisi olarak ortaya çıkmış oldu.

II. Dünya Savaşı’nda birçok roketli silah denenmişti. Ancak bunlardan hiçbiri uzaya uydu götürecek güce sahip değildi. Bu mühendislik başarısını gerçekleştirmek için, öncelikle uydunun yerçekimini yenmesi gerekiyordu. Havacılık mühendisliği alanında bir uzman olarak kabul edilen Sergei Korolev, Sovyetler Birliği’nin ilk kıtalararası balistik füzelerini tasarlamıştı. OKB-1’in (havacılık tasarım merkezi) yöneticiliğini yapan Korolev ve ülkenin en iyi mühendislerinden oluşan bir ekip (aralarında mühendis ve uçak tasarımcısı Mikhail Tikhonravov da vardı) imkansızı başarmak için bir yola çıktılar. Almanların V-2 roketinden ilham alan Korolev, 396,9 ton kaldırma kuvvetine sahip, 267 ton sıvı yakıt alabilen R-7 roketini geliştirdi. Birkaç farklı tasarımdan sonra, R-7’nin uzaya çıkma ihtimali olan ilk roket olduğuna inanılmıştı.

Uzaya götürecek bir araç bulunduğuna göre, artık sıra uyduyu tasarlamaya gelmişti. Ocak 1956’da Korolev’in uydu tasarım önerisi Sovyetler Birliği hükümeti tarafından kabul edildi. Geliştirme aşamasında kod adı olarak “Object D” kullanılan bu yeni teknolojinin R-7 ile uzaya gidebilmesi için, ağırlığının 1.000 ila 1.400 kilogramı geçmemesi gerekiyordu. Birkaç farklı Object D tasarımı yapıldı ve üzerine en son teknoloji gözlem cihazları yerleştirildi. Object D, üzerindeki alıcı ve vericilerle yaptığı ölçümleri ve topladığı verileri Dünya‘daki merkeze gönderebilecekti. Dünya‘nın çekim alanını, şeklini, iyonosferi ve uzaydaki radyasyonu ölçmek için gerekli cihazlar da eklendi. Ancak, Amerikalıların koyduğu tarih yaklaştığı için, yetişemeyeceği korkusu ile Object D’nin yerine daha basit, küre şeklinde bir alternatif üzerine odaklanıldı.

“Prosteishy sputnik” yani “en basit uydu” Sovyetler Birliği’nin yedek uydusu olarak geliştirildi. Boyutu ve ağırlığı düşürülen, üzerindeki cihazlar azaltılan Sputnik’in 1957 sonuna kadar üretilmesi hedeflendi. Ağırlığı sadece 83,6 kilogram, çapı 59 santimetre olan ilk Sputnik uydusu sadece iki milimetre kalınlığında iki yarımkürenin birleşmesi ile oluşuyordu. Kolay fark edilmesi için mükemmel bir şekilde parlatılan bu küreden, iki uzun anten çıkıyordu. Atası Object D’ye göre teknolojisi çok daha düşüktü. Bu parlak kürenin içinde sadece Dünya‘ya sinyal gönderebilecek basit bir radyo vericisi bulunuyordu. Bu basit tasarım sayesinde Sovyet mühendisleri uyduyu hızla bitirebildiler. 4 Ekim 1957’de Kazakistan’ndaki bir test merkezinden R-7 roketi ile uzaya fırlatılan Sputnik, tarih yazdı.

R-7 roketi atmosfer dışına başarıyla çıktıktan sonra Korolev ve ekibi radyo alıcısının başında, tedirgin bir şekilde beklemeye başladı. Bir süre sonra radyo alıcısı sinyal almaya başladı, herkes de rahat bir nefes aldı. Uydunun başarıyla uzaya çıktığını gösteren bu sinyaller iki dakika boyunca sürdü, ardından Sputnik Dünya cevresindeki yolculuğuna yörüngede devam etti. Bu iki dakikalık sinyal aynı zamanda Sovyetler Birliği’nin uzay yarışında liderliği ele geçirdiğini gösteriyordu. Uydu yörüngeye yerleşmişti, Dünya ile iletişim kuruyordu ve Dünya’nın haritasını çıkarıyordu. Saatte 30 bin kilometre hızla Dünya çevresinde dolanan Sputnik’in yörüngede bir turunu tamamlaması 96 dakika sürüyordu. Yörüngede 3 ay dolandıktan sonra alçalarak Dünya atmosferine girdi ve yanıp yok oldu.

Sovyetler Birliği Sputnik’in başarısını çılgınca kutladı. Pullar, hatta oyuncaklar üretildi. Bu uzay girişimi Dünya‘ya Sovyetler Birliği’nin gücünü göstermişti. Onlar artık kendilerini uzay öncüleri olarak görüyorlardı. Korolev bir konuşmasında “Sovyetler Birliği evrenin limanı haline geldi” demişti. Bir zamanlar hayal olan yıldızlara ulaşmak, artık gerçek olmuştu. Ancak bu başarı aynı zamanda bir tehdit olarak da algılandı. ABD Başkanı Eisenhower ilk başta Sputnik’i kutlamış olsa da, bir süre sonra bu iyi dilekler yerini askeri bir korkuya bırakarak,”Sputnik Krizi” olarak adlandırılan bir ulusal güvenlik tehdidine dönüştü. Başkan ve ABD hükümetinin Sputnik fırlatılmadan önce haberdar olduğu düşünülse de, Dünya‘da bu kadar büyük bir etki yaratacağı belli ki hesaba katılmamıştı. Amerikalılar korkuya kapıldı. Sovyetler Birliği’nin uzayda silahlanacağını düşünmeye başladılar. Amerika’nın Dünya‘nın teknoloji otoritesi olma unvanını kaybettiğini düşünmeye başladılar. Bu kadar küçük, önemsiz bir uydu (özellikle günümüzdeki uydularla karşılaştınıldığında) bir süper gücü bir anda ümitsizliğin pençesine aldı ve uzay programını hızlandırmasına neden oldu. Böylece, uzay yarışı resmi olarak başlamış oldu.

ABD uzaya ilk adımını 1958’de Explorer I uydusu ile attı. Ancak bu başarı da Sputnik 2’nin gölgesinde kaldı. Ruslar, ilk Sputnik’ten sadece birkaç ay sonra, uzaya bir köpek göndermişlerdi. Teknolojide liderliği tekrar ele geçirmek isteyen ABD, Advanced Research Projects Agency (daha sonra adı DARPA olarak değiştirildi) kurumunu oluşturdu. Daha sonra 1958’de, 1915’te kurulmuş olan Ulusal Havacılık Tavsiye Komitesi’nin çalışmalarını ileriye taşımak için, Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi (NASA) kuruldu. Devam eden yıllarda iki ülke büyük bir mücadele içine girdi. Sovyetler Birliği ilk erkek ve kadını uzaya göndererek önderliği kaptırmadı. Savaş alanında doğmuş olmasına rağmen, Sputnik sadece roket mühendisliği açısından değil, bilimsel araştırmalar açısından da çok büyük öneme sahipti. Yepyeni bir araştırma ve keşifler çağına önayak oldu. Uzay yarışının maskotu olan Sputnik sonsuza kadar bir simge olarak yaşayacak.

Kaynak: All About History

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.