İspanyol Gribi

0

İspanyol Gribi olarak bilinen bir grip türü, hızlıca yayılıp ayrım gözetmeksizin herkese bulaşarak sadece bölge halkını değil, tüm dünyayı etkiliyordu. Genç, yaşlı, hasta, sağlıklı herkes enfekte olabiliyor ve virüs bulaşanların en az yüzde onu ölüyordu. Dünya, savaşın dehşetinden henüz kurtulmuştu. Pek çok aile babalarının, ağabeylerinin, kocalarının savaştan döndüğünü görememişti. Dönenler ise eskisi gibi değildi; savaş onlarda büyük hasarlar bırakmıştı. Her şeyin eskisi gibi olacağına dair bir umut vardı, ancak kısa sürede görüldü ki ufukta yeni ve amansız bir savaş daha vardı.

İspanyol Gribi’nin sorumlusu, dünya çapında milyonlarca kişinin ölümüne neden olmuş Birinci Dünya Savaşı olabilir. Savaşın sonuna doğru, Kuzey Fransa’daki tıkış tıkış, kirli ve rutubetli siperlerdeki pek çok asker hasta düşmüştü. Askerler hasta sayısının artışını, yaşadıkları deneyimler yüzünden “hayattan bıkıp usanmak” şeklinde yorumlamıştı. Bağışıklık sistemleri zayıflamıştı. Kötü beslendiklerinden vücutları enfeksiyonlara karşı savaşacak gücü toplayamıyordu. Yemek yiyemiyorlardı; faranjit ve baş ağrısından şikâyet ediyorlardı.

1918 yazında, birlikler trenle İngiltere’ye ve diğer ülkelere dönmeye başladılar. Onları hasta eden virüs de onlarla birlikte sınırı geçerek tüm şehirlere, kasabalara ve köylere yayıldı. Savaştan dönenlerin yarattığı mutluluk bazı ailelerde yerini korku ve kedere bırakacaktı. Ne askerler ne de halk için hızlı bir tedavi yöntemi bulunabilmişti. Virüs özelikle 20-30 yaşlarındaki gençleri etkiliyordu. Times bu durumu, “kendilerini sabah saat 10.00’da gayet iyi ve işe gidebilecek gibi hisseden insanlar öğle saatlerinde yere yıkılıyor” diye duyurmuştu okurlarına.

Başlangıçta faranjit ve yorgunluktan şikâyetçi olan hastalarda kuru öksürük, iştahsızlık ve mide sorunları görülüyor, ikinci günde ise aşırı terleme gözlemleniyordu. Daha sonra solunum organları etkilenmeye başlıyor ve zatürre riski yükseliyordu. Örneğin, gribe yakalanarak zatürreden ölen 19 yaşındaki Londralı Howard Brooks’ta hastalık bu şekilde gelişmişti. Gribi takiben zatürreden yaşamını kaybeden 27 yaşındaki George Carter’da da durum böyleydi. Hastaları iyi edecek bir antibiyotik ya da ilaç yoktu. Onlara daha çok temiz hava, kişisel temizlik, iyi beslenme ve “sürekli dezenfeksiyon” öneriliyordu.

1918 yılı Ocak ayına ait gazeteler, olaylar arasında açıkça bağlantı kurmadan grip vakalarını manşetlerine taşıyordu. Vakalar birbirinden bağımsız münferit olaylar olarak sunuluyordu. Pek çok ülkede insanlar grip nedeniyle ölüyordu, ancak tüm dikkatler hastalıktan ilk önce etkilenen ve virüse adını veren İspanya’nın üzerindeydi. Bununla birlikte, 1918 yılının Mayıs ayında Londra’daki İspanyol büyükelçisi şunları söylemişti: “İspanya’da ortaya çıkan salgın ciddi bir niteliğe sahip değildir. Hastalıkta hafif grip semptomlarına ek olarak mide rahatsızlığı görülüyor.” Büyükelçinin açıklamasını doğru olarak nitelendiren The Times, bir hafta sonra daha telaşlı bir tavır benimsedi.

İspanya’da on gün içinde 700 insan ölmüş ve hastalığın “Madrid’de görüldüğü” andan itibaren iki hafta içerisinde 100.000’den fazla insanın enfekte olduğu yazılmıştı. Gazeteler daha önceki ciddiyetsiz tutumlarından esef duyuyor, “salgının alaya alınacak aşamayı geçtiğini” söylüyorlardı. Grip, İspanya’nın sınırlarını aşmış ve Fas’a sıçramıştı. İspanya Kralı XIII. Alfonso ve önde gelen politikacılar da gripten etkilenmişti. Okul, kışla ve hükümet binaları gibi kalabalık yerlerdeki nüfusun yüzde 30 ila 40’ı enfekte olmuştu. Çalışabilecek yeterli sayıda sağlıklı insan olmadığından Madrid’de tramvay seferleri azaltılmış ve telgraf hizmeti aksamıştı. Sağlık hizmetlerine ve malzemelerine olan talep artıyor ancak karşılanamıyordu.

Çok geçmeden, gribin Kara Avrupa’sındaki diğer ülkelere de sıçradığı görüldü. Yüksek profilli kurbanlar arasında Osmanlı Padişahı V. Mehmed Reşat da bulunuyordu. Viyana ve Budapeşte de hastalıktan etkilenmişti; benzer şekilde, Almanya’nın ve Fransa’nın bir bölümünde de hastalık görülüyordu. Berlin’deki okullarda pek çok çocuk hastalanmıştı ve okullar tatil edilmişti. Cephane ve mühimmat işlerindeki insan gücü eksikliği üretimi ekiliyordu. Frankfurt’ta, fabrikalardaki işçilerin yüzde 50’si hastaydı. Hastalık daha sonra İsviçre’ye de sıçradı ve İsviçre ordusundaki askerler arasında yedi bin vaka görüldü.

Başlangıçta, gribin İspanya ile sınırlı olduğu düşünülen günlerde, enfekte olan erkeklerin sayısının kadınlardan fazla olduğu ve yetişkinlerin çocuklara göre daha fazla risk altında olduğu görülmüştü. Salgın halini alıp İsviçre’ye sıçradığında, benzer şekilde, 20 ila 40 yaşındaki erkeklerin daha büyük risk taşıdığı vurgulanmıştı. Ayrıca, “orta yaş grubundaki riskli insanlar” semptomlarla savaşmayı çok zor bulduklarından ve savaşmak yerine biraz kinin alıp yatağa girdiklerinden, enfekte olmaları durumunda hastalığı atlatmalarının daha zor olduğu belirtilmişti.

“İspanyol Gribi” tabiri çok hızlı yerleşti. Gazeteler, grip salgınının İspanya’nın havasından dolayı orada ortaya çıktığını iddia ediyordu. İspanya’da bahar mevsiminin, kuru ve rüzgârlı geçen, mikroplarla dolu kumları taşıyan sert rüzgârların estiği, “nahoş ve sağlıksız bir mevsim” olduğu söyleniyordu. Bu yüzden, örneğin İngiltere’de çoğu zaman hâkim olan rutubetli hava gribin sıçramasını engelleyebilirdi. Halktan pek çok kişi, Birinci Dünya Savaşı nedeniyle gazetelerin dış haberler sayfalarıyla ilgilenmeye başlamıştı. Salgın hakkında yazılanları okuyor, arkadaşlarıyla konuyu tartışarak İngiltere kıyılarına ne zaman varacağını öngörmeye çalışıyorlardı.

25 Haziran 1918 tarihinde, grip salgınının İngiltere’ye sıçradığı fark edildi. İlk olarak, Letchworth’taki iki farklı fabrikada 600 vaka tespit edilmişti. Tıbbi öneriler sinemaya gitmemek, kalabalık yerlerden kaçınmak ve dışarı çıkılacağı zaman ağzı ve burnu kapatmaktı. Vakalar çoğaldıkça, semptom görülen kişilere bilgi veren resmi bir tebliğ İngiliz gazetelerinde yayımlandı. Ancak görünüşe göre bu tebliğ, Sanatogen vitaminlerini de satan bir firmanın ürettiği Formamints adlı tabletlerin reklamıydı. Reklamda, naneli tabletlerin “bulaşıcı hastalıklarından korunmanın en iyi aracı” olduğu ve herkesin daha iyi hissedene kadar günde dört ya da beş tablet alması gerektiği yazıyordu. İnsanlar ölürken dahi, “şifa” veren reklamlarla kâr elde ediliyordu, çünkü tıp uzmanları henüz işe yarar öneriler vermekten yoksundu.

Salgın toplumsal hayatı çok farklı şekillerde de etkileyebiliyordu. Örneğin, iki evlilik yaptığı için ağır ceza mahkemesinde yargılanan bir adam, İspanyol Gribi’ne yakalanınca takibattan kurtuldu. Bu kararın, mahkemeye katılamayacak kadar hasta olması nedeniyle mi, yoksa mahkemedeki yetkililerin hastalığa yakalanmaktan çok korkması sonucunda mı verildiği bilinmiyor. Hukuk sistemini sarsan başka örnekler de vardı. Travma sonrası stres bozukluğu çektiğini iddia eden ve terhis edilmiş olan Joseph Jackson adlı bir asker, sarhoşken bir polis memuruna saldırması üzerine ağır yaralama suçundan altı ay hapse mahkum edilmişti. Savunmasında, İspanyol Gribi’ne yakalandığını ve bir arkadaşının iyileşmek için alkol içmesini önerdiğini söylemişti.

Sağlıklı işçi eksikliği günlük hayatın her alanını etkiliyordu. Belediye meclisi üyeleri mezar kazıyor, demiryolu işçileri tabut yapıyordu. Ambulanslar cenaze arabası olarak kullanılıyordu. Geçmişte görülen tarihi felaketlerde (örneğin önceki yüzyıllarda yaşanan veba salgınları) olduğu gibi, ciddi ölüm oranları ve gribin sağ kalanlara olan etkileri sağlık hizmetleri üzerindeki baskıyı arttırıyordu.

Başlangıçta bir bölgeyle sınırlı olan salgın tüm dünyaya yayılmıştı. 1918 yılı Ağustos ayında, Kanadalı altı denizci “İspanyol Gribi olduğu düşünülen garip bir hastalıktan” dolayı Saint Lawrence Nehri’nde öldü. Aynı ay, önce İsveç ordusundan daha sonra ise sivil halktan ve Güney Afrika işçi nüfusundan vakalar bildirildi. Hastalık, bir sonraki ay liman yoluyla Boston’a ulaştı ve Ekim sonuna gelindiğine ABD’de yaklaşık 200 bin kişi ölmüştü. Ölü bedenler öyle yığılmıştı ki ailelere akrabaları için mezar kazmaları söylendi. Tarım işçisi eksikliği yaz sonu hasadını etkilemişti ve çöplerin toplanması gibi pek çok hizmet personel eksikliğinden yapılamıyordu.

Diğer ülkelerde olduğu gibi Amerikalılara da genelde tutarsız ve tartışmalı öneriler veriliyordu. El sıkışmamak, evde kalmak, kütüphanelerdeki kitaplara dokunmamak ve her daim maske takmak gibi işe yarayabilecek uyarılar da yapılmıştı. Okullar ve tiyatrolar kapatılmış, sokaklara tükürülmesini yasaklayan bir hijyen kanunu çıkarılmıştı. Bir keresinde, aslında hastalığa karşı mücadelede yardımcı olabileceği halde, aspirinin küresel salgına yol açtığı bile iddia edildi. Birinci Dünya Savaşı nedeniyle bazı bölgelerde doktor eksikliği çekiliyordu ve kalan doktorların pek çoğu da virüs kapmıştı. Okullar ve diğer binalar geçici hastanelere dönüştürüldü ve bazı doktorların yerine tıp öğrencileri geçti.

ABD’de de toplumun her kesiminden insan grip virüsünden etkilenmişti. Versailles Antlaşması’yla savaşın sonlandırılması tartışılırken, ABD Başkanı Woodrow Wilson’un gribe yakalandığı söylentisi yayılmıştı. “Toronto’nun en varlıklı adamlarından biri” olduğu söylenen Cawthra Mulock, 1918 yılı Aralık ayında New York’ta virüsten dolayı hayatını kaybetti. ABD deniz kuvvetlerinin yüzde 40’ı hastalandı. Bir gece briç oynamak üzere bir araya gelen dört kadından yalnızca biri ertesi güne sağ çıkabildi; diğerleri o gece gripten ölmüştü.

Amerikan halkının yaklaşık yüzde 28’inin enfekte olduğu tahmin ediliyor. Başka yerlerdeki ölüm oranları çok daha fazlaydı. Küresel salgın Asya, Afrika, Güney Amerika, ve Güney Pasifik’e sıçramıştı. Hindistan’daki oran 1000 kişide 50 ölümdü ve bu şok edici bir rakamdı. Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, küresel grip virüsü tüm dünyanın mücadele ettiği yeni bir savaş haline gelmişti.

Hemen hemen bütün dünyayı etkileyen İspanyol gribi Osmanlı Devleti’nde de hissedilmişti. Salgın büyük ihtimalle Avrupa üzerinden Osmanlı’ya girmiş ve Anadolu’nun pek çok bölgesine ulaşmıştı. Salgınla mücadele amacıyla, okulların ve kamuya açık mekânların kapatılması gibi önlemler alınmıştı. Yeterli kaynak olmadığından, Osmanlı’da ölenlerin sayısı ile ilgili net bir bilgi yok. Ancak bazı kaynaklara göre, sadece başkentte İstanbul şehremanetine göre 6403 kişi hayatını kaybetti.

1919 yılının bahar ayına gelindiğinde, İspanyol Gribi’nden ölenlerin sayısının azalışa geçtiği bildirilmişti. Bu, salgına bir çözüm bulunduğu anlamına gelmiyordu. Nihayetinde salgın gücünü kaybedip yok olduğunda, dünyanın en az üçte birini etkilemiş ve ardında 50 milyon ölü bırakmıştı. 500 yıl önceki Kara Ölüm‘de olduğu gibi, sağlık uzmanları bu salgını durdurmakta da yetersiz kalmıştı. İspanyol Gribi, büyük salgınların sonuncusuydu. Bilim insanları, neyse ki henüz bu büyük salgının seviyesinde olmayan Covid-19 ile mücadele ederken, 1918’de yaşanan tecrübelerden faydalanmaya çalışıyor.

Kaynak: All About History

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.