Hitler’in Yükselişi

0

Hitler’in Yükselişi; Hitler’in 1924 tarihli Kavgam adlı otobiyografisine bakılırsa, doğumundan itibaren yaşamının seyri onu 1933-1945 yıllarındaki Alman diktatörlüğüne sürüklemişti. Her şey kaderin güçleri tarafından özenle hazırlanmıştı. O, Alman ulusuna liderlik edecek kişiydi. Ancak, aslına bakılırsa tarih hiç de böyle pürüzsüz değildir. Hitler’in, 1930’larda totaliter Nazi devletine hükmetmek üzere yükselişinin sonrasında Alman halkını savaşa sürükleyerek neredeyse topyekün bir yıkıma yol açışının hikayesi ise bundan çok daha karmaşıktır.

Bu hikaye, 1. Dünya Savaşı’nın ve ardından gelen sosyal, ekonomik ve politik kaosun trajedisinden; yeni bir başlangıç arayışındaki ulusun aşırı uçlara çekilişinden; harap olmuş bir kişinin ve takipçilerinin zeki, kültürlü ancak aynı zamanda savaştan yara almış bir ulusa, ulusun yeniden doğuşu mitini kabul ettirmekte aşırıya kaçmasından doğan bir hikayedir. Hitler’in kısa süreli bir mahkumiyetin ardından salıverildiği 1924 yılından 1934 yılına kadar olan dönem ve Uzun Bıçaklar Gecesi’nin vahşi cinayetleri, iktidara giden yoldaki önemli süreçlerdi.

Hitler 20 Aralık 1924 yılında, Güneybatı Bavyera’nın Landsberg am Lech kentindeki Landsberg Hapishanesi’nden çıktığında, 8-9 Kasım 1923 tarihinde Birahane Darbesi’ndeki rolünden dolayı hüküm giydiği vatana ihanet suçunun 5 yıllık mahkumiyetinin yalnızca dokuz ayını yatmıştı. Bu olay, 1919 yılında kurulmuş olan Nazi Parti’sinin acemi üyelerinin ve az sayıdaki yandaşın, nefret ettikleri Weimar hükümetini devirme girişimiydi.

Hitler’in, Nazi yanlısı bir hâkimin başkanlık ettiği yargılaması, görüşlerini yayması için Hitler’e geniş kapsamlı bir kamusal alan sağlamaktan başka bir işe yaramadı. Ulusal gazetelerin duruşmayı yayınlamaktaki hevesi bu duruma tuz biber ekti. Darbe girişimindeki suçunu itiraf etmek bir yana bundan haz almıştı. Sanık sandalyesinde kendinden emin bir şekilde “Marksizmin yok edicisi olmaya karar verdim” diyerek, kaostan ve savaş yıllarının sefaletinden kurtulmak için Almanya’nın neye ihtiyacı olduğuna dair sağ kanattan pek çok kişinin de paylaştığı bir inancı ilan ediyor ve kendisini bunu gerçekleştirecek “güçlü adam” olarak tayin ediyordu. Darbe girişiminden sonra, kendini geleceğin liderinin çığırtkanlığını yapan biri olarak değil, bizzat geleceğin Führer’i (lider) olarak görüyordu.

Hitler, Rudolf Hess ile birlikte hapishanede oldukça konforlu bir mahkumiyet geçirdi. Misafir kabul edebiliyordu; sonradan Üçüncü Reich döneminin önemli figürleri haline gelecek Ernst Röhm, Wilhelm Frick ve Alfred Rosenberg gibi çok sayıda meslektaşı bu dönemde Hitler’i sayısız kez ziyaret etmişti.  Bu durum, Hitler’e, hapishane duvarlarının ardındayken görüşlerini ortaya koymasını sağlayacak ve nihayetinde parti lideri olarak konumunu sağlamlaştıracak, aynı politik görüşten bir grup kurma imkânı vermişti.

Üstüne üstlük, politik manifestosunu oluşturmak için de zaman bulmuştu. Aslına bakılırsa, hapis hayatını, “devletin finanse ettiği bir üniversite” olarak tarif etmişti. Mahkumiyeti sırasında yazdığı Kavgam adlı kitabında, tüm hayatı boyunca pek değişmeyecek olan bir dizi düşünceyi ayrıntılı şekilde açıklamış ve Nasyonal Sosyalist (Nazi) ideolojinin çekirdeğini biçimlendirmişti. Ayrıca bu kitapta, Almanya’ya liderlik etmesinin kaderin bir yazgısı olduğu fikrini güçlendirmek için yaşam hikayesini yeniden biçimlendirdi.

O ve çok sayıda takipçisi, Hitler’in, “1918 yılındaki ihaneti ortadan kaldıracak, Almanya’nın kudretini ve iktidarını yeniden inşa edip, Germen devletinin yeniden doğuşunu sağlayacak, ulusun beklediği “Büyük Lider” olarak mesihvari bir misyon” üstlendiğini düşünüyordu. Otobiyografisi, bazı Almanlar için Nazi döneminin 1945 yılındaki acı sonuna değin sürecek “Führer mitinin” başlangıcını gösteriyor. Hitler sempatizanı bir yazar, 1924 yılında şöyle yazmıştı: “Alman halkının ruhunda uyuyan fikirler ete kemiğe büründü… Ulusun özlemi Adolf Hitler’de vücut buldu.”

Kavgam

Kavgam, sürekli bir mücadeleyle karakterize olan bir dünya betimliyordu. Tüm varoluş, güçlü ile zayıf arasındaki mücadeleye indirgenebilirdi. “Bırakın yaşamak isteyenler savaşsın. Sonsuz mücadelenin dünyasında savaşmak istemeyenler yaşamayı hak etmiyor.” Hitler, Darwin‘in Evrim Teorisi’nin insanlığa uygulandığı, “en güçlü olanın hayatta kalması” olarak özetlenebilecek Sosyal Darwinizmi destekliyordu.

Güçlü ve zayıfı tanımlamanın başlıca yolu kavramlara ırk merceğinden bakmaktı. Kavgam’da yazdığı üzere, “Irk meselesi yalnızca dünya tarihinin değil, tüm insanlık kültürünün de anahtarını sunar.” Uzun boylu, yapılı, sağlıklı, sarışın ve mavi gözlü olarak nitelenen Alman idealinin ve insanlığın en üstün hali, Aryan ırkıydı. Aryanların fiziksel zindeliği, oldukça yaratıcı kültürlerinde de ifade buluyordu. Hitler’e göre Aryanlar “kültürün kaynağıydı.” Bunun tam karşısında ise Yahudiler yer alıyordu. Naziler, Yahudiliği bir din olarak değil; fiziksel, zihinsel ve ruhsal bakımdan hastalıklı bir ırk olarak betimliyordu.

Hitler ayrıca, Yahudiliğin özgün bir kültürden yoksun olduğunu savunuyordu. Aryanlar kültürü yaratırken, Yahudiler kültürü zapt etmiş, taklit etmiş, yozlaştırmış ve nihayetinde yok etmişti. Nazilere göre yakın zamanda Almanya’da gerçekleşen buydu. 1. Dünya Savaşı sırasında, Almanlar cephede savaşırken Yahudiler Bolşevizm ve feminizm gibi zararlı modern fikirleri yurda sokarak, geleneksel Alman kültürünün altını oymuşlardı. Sonuç olarak, cephe yıkılmıştı ve savaş kaybedilmişti. Aşırı sağcıların meşhur Dolchstosslegende veya “sırtından bıçaklama” teorisi buydu.

Bu nedenle, Yahudiler Almanya’nın düşmanıydı ve toplumdan tasfiye edilmelilerdi. Bu tasfiyenin hangi kapsamda olması gerektiğine dair çok sayıda öneri getirilmişti. Bununla birlikte, Avrupa genelindeki tüm Almanların büyük Alman Devleti’nin çatısı altında bir araya gelmesi gerekiyordu. Bunu gerçekleştirebilmek için daha fazla Lebensraum (yaşam sahası) ele geçirmek gerekecekti. Tüm bunların yanı sıra, Versailles Antlaşması’nın “ihaneti” yeniden ele alınmalıydı. Hitler’in uzun vadeli hedefleri belliydi.

Birahane Darbesi ve Hitler’in hapiste geçirdiği süre, Nazi Partisi’ne, iktidara giden yolun seçim sandığından geçtiğini öğretti. Silahlı darbe çözüm değildi. İktidarı kazanmadan ve demokrasiyi yok etmeden önce, Almanya’nın demokratik sisteminin bir parçası haline gelerek sistemi içerden yıkacaklardı. Hitler’in söylediği gibi, “onları yenmek için daha fazla oy almak daha iyi nişan almaktan uzun sürse de, en azından sonuçlar kendi hazırladıkları anayasayla garanti altına alınmış olacak.”

Hitler’in Sadık Takipçileri

Bu süre zarfında Hitler, Nazi ideolojisinin yayılmasında ve Nazi hükümeti içerisinde önemli rol oynayacak kişiler topladı. 1945 yılında Führerbunker’de intiharla sonuçlanan kıyamet günlerine kadar kendini Hitler’e adayan Joseph Goebbels, Alman edebiyatında doktora derecesi olan radikal bir entelektüeldi. Başlangıçta Nazi ideolojisine dair bazı endişeleri olduysa da Goebbels, Hitler dediyse doğrudur inancını taşıyan kişilerin klasik bir örneği oldu. Hitler, Goebbels gibi inançlı takipçilerinin gözünde kutsal bir figür haline gelmişti.

Duygusal bağlılık, akıl ve mantığa üstün gelmişti ve bu eğilim Hitler’in tüm iktidarını karakterize ediyordu. 1927’de Hitler şöyle demişti: “İlk sıraya bilinci değil inancı koyduk. İnsanın bir davaya inanması gerekir. Yalnızca inanç bir devlet kurabilir. Dini fikirler için savaşa giden insanları harekete geçiren, bilinç değil inançtır.” Bu durum Goebbels’te açıkça görülüyordu. Kavgam’ı okuduktan sonra şunları söyledi: “Hitler’i seviyorum (…) ancak böylesine zekâ dolu bir insan benim liderim olabilir. Ulu bir kişiliğe ve politik bir dehaya boyun eğerim. Adolf Hitler, seni seviyorum çünkü hem yüce bir insansın hem de alçakgönüllüsün ki bunun anlamı bir deha olduğundur.”

Benzer bir kör adanmışlık, Almanya’nın sağ siyasetinde hatırı sayılır bir süre geçirdikten sonra 1920 yılında Nazi Partisi’ne katılan Rudolf Hess’te ve 1922 yılında Nazi Partisi’ne katılan, 1. Dünya Savaşı’nda çok sayıda düşman uçağı düşürmüş pilot Hermann Göring’de de görülür. Daha sonra Üçüncü Reich’taki en önemli kişilerden biri haline gelen Göring, ilk olarak SA’nın (Taarruz Birliği) başına getirilir. Daha sonra Gestapo’yu (Nazi gizli polis teşkilatı) kurar ve Luftwaffe’nin (Alman Hava Kuvvetleri) yönetimine atanır.

Ernst Röhm ise, farklı bir Nazi tipini temsil ediyordu. Hess ve Göring gibi, hareketin erken destekçilerindendi. 1919 yılında Nazi Parti’sine katılmış ve Birahane Darbesi’nde önemli bir rol oynamıştı. SA’nın kurucusu ve kumandanıydı. Ancak, Hitler siyasi mücadele yoluyla güç kazamaya karar verirken Röhm, Nazi Parti’sinin yolculuğunu isyanın da ötesinde, bir devrim olarak görüyordu.

Nazi hareketinin başlangıcında Hitler’in en yakın arkadaşlarından biri olmakla birlikte Röhm, Hitler’i, kendisinin öne sürdüğü gibi ilahi bir lider olarak görmüyordu. Kendi amaçlarının peşinden gitmeyi ve parti içerisinde güç kazanmayı istiyordu. 1934 yılında sonunu getiren de bu itaatsizliği oldu. Partinin diğer bir önemli ismi olan Gregor Strasser de, kardeşi Otto ile birlikte, Nasyonal Sosyalizmin sosyalist yönünü daha fazla ön plana çıkarmak isteyenlerden birisiydi. O da Röhm gibi, hareket içerisinde kendi yolunu çizmek istemişti, ama akıbetleri aynı oldu.

Ekonomik Kriz

1. Dünya Savaşı’nın kaybedilmesinin neden olduğu büyük yoksullukla birlikte ekonomik ve sosyal kaos, çok sayıda Almanın Nazi Partisi’ne kulak vermesine yol açmıştı. 1920’lerin ortalarına gelindiğinde koşullar iyileşmiş ve pek çok insan aşırı radikal siyasetçilerden yüz çevirmişti. Ancak, 1920’lerin sonlarında, Nazi Partisi’nin kendisini iktidara uygun bir seçenek olarak sunabilmesi için ihtiyaç duyduğu istikrarsızlık ve çalkantı geri geldi.

1928 yılında, dünya borsalarında gıda fiyatları düşmeye başladı ve Alman tarım işçileri bundan olumsuz etkilendi. Almanya’nın 1923’teki hiperenflasyonun ardından kurtuluşu, Versailles Antlaşması’nda Fransa ve İngiltere’ye ödemesi dayatılan savaş tazminatlarını ABD’den borç alarak ödemeye çalışmasıyla sağlanmıştı. Küresel ekonominin krize girmesi, halihazırda kırılgan olan Alman ekonomisini tehdit ediyordu. 1929 yılında Wall Street finans piyasası Büyük Buhran’ın başladığını ilan ederek çöktüğünde, ABD borçların ödenmesini istedi ve dünyadaki pek çok ekonomi gibi Alman ekonomisi de büyük bir gerileme dönemine girdi.

Almanya’da büyük bankalar iflas ettiğinde ve işsizlik kontrolden çıktığında ana akım partiler, halka çözüme dair herhangi bir umut veya yapıcı bir yardım sunamadı. 1929 yılının sonlarında, yaklaşık 1,5 milyon Alman işsizdi. Bu rakam bir yıl içerisinde ikiye katlandı. 1933 yılının başında, Almanya’daki işsizlik 6 milyon gibi akıl almaz bir seviyeye ulaştı. Hükümet kanadından gelen yanıt ise giderleri, maaşları ve işsizlik yardımlarını kesmekti ve bunun maliyeti çok ağır oldu. Ekonomik kriz işçi sınıfının yanı sıra orta sınıfı da etkiliyordu. İnsanlar umutsuzca bir çare arıyorlardı. Radikal partiler, bu olağanüstü duruma bir çözüm sunuyor gibi görünüyordu. Naziler ve komünistler sokaklarda üstünlük savaşı veriyordu.

Hitler, ihtiyaç duyduğu ortamı bulmuştu. Nazi Parti’sinin 1929 yılında 120 bin olan üye sayısı, 1930 yılında 1 milyona yükselmişti. Süregiden istikrarsızlık nedeniyle sık sık yenilenen seçimlerde, Naziler 1928 yılında aldıkları yüzde 2,5 oy oranını 1930 seçiminde yüzde 18’e yükselttiler. 1932 yılında, Hitler oyların neredeyse yüzde 40’ını almıştı. Hitler’in mesajı, “hakiki” Almanların birleşmesiydi. Savaş yıllarının yoldaşlığı geri gelmeliydi.

Hitler’e Oy Ver

Hitler, 1932’deki cumhurbaşkanlığı yarışında 1. Dünya Savaşı’nın ünlü generali, Paul von Hindenburg ile karşı karşıya geldi. Başarısız bir hükümet, sık sık değişen başbakanlar, ekonomik sefalet ve sosyal kargaşa şartlarında, büyük oranda da propaganda bakanı Joseph Goebbels sayesinde, iki etkileyici başkanlık kampanyası yürüttü. Hitler, uçakla tüm ülkeyi dolaşan ilk siyasetçi oldu. Konuşma yapmak için bir günde beş şehri ziyaret ediyordu. Cennetten düşmüş gibi göründüğü, “Almanya Üzerindeki Hitler” adlı seçim kampanyası inanılmaz bir başarı kazandı.

Almanya’nın siyasal elitleri, işçi sınıfının aksine, Hitler’i işinin ehli olarak görmüyordu. Ülkenin içinde bulunduğu sosyal, siyasal ve ekonomik kaosun yarattığı baskı, onları gerekli adımları atmaya zorluyordu. Siyasal elitler, Hitler’in ve Nazilerin gücünün, hükümet dışında yıpratıcı propaganda yapmalarındansa içeride tutulmaları durumunda daha rahat kontrol edilebileceğine inanıyordu. Bunun üzerine Hindenburg, muhafazakâr Franz von Papen’in yardımcılığını üstleneceği Hitler’in başbakan olmasına rıza gösterdi.

Ne var ki, seçilen bu yolun ne kadar yanlış olduğu çok kısa süre içinde anlaşılacaktı. 30 Ocak 1933 tarihinde, Hitler şansölye olarak atanalı henüz bir ay bile olmamışken, Berlin’deki parlamento binası (Reichstag) kundaklandı. Yangından dolayı Marinus van der Lubbe adlı Hollandalı bir komünist suçlandıysa da, olayı Nazilerin yaptığına dair dedikodular dönüyordu. Hitler’e göre bu olay, sıkıyönetim ilan edilmesi gerektiğini gösteren son işaretti. 24 Mart 1933’te Yetki Kanunu kabul edildi. Bu kanunla Hitler’e, parlamentonun müdahalesi olmaksızın yasa çıkarma yetkisi verildi.

Hitler, Nazi Partisi’nin Almanya’da izin verilen tek siyasi parti olduğunu ilan etti. Diğer tüm partiler ve işçi sendikaları yasaklandı. Otonom eyaletlerin hükümetleri özerkliklerini kaybetti ve Nazi Partisi’nin memurları eyalet valileri olarak atandı. Yahudiler “Aryan Olmayan Kişiler” olarak ilan edildi ve eğitim hizmeti vermeleri, kamu görevi yapmaları ve işyeri açmaları yasaklandı. 21 Mart 1933 tarihinde Münih yakınlarındaki Dachau’da ilk toplama kampı açıldı. Hitler, tam anlamıyla Almanya’nın diktatörü olmuştu ve ulus artık totaliter bir polis devleti tarafından kontrol ediliyordu.

Dış düşmanlar kontrol altına alındıktan sonra Hitler, çevresindeki rakiplere yoğunlaştı. İktidardan daha büyük bir pay almak için propaganda yapmaya devam eden Ernst Röhm’e karşı harekete geçmeye karar verdi. Röhm, Führer’e koşulsuzca boyun eğmemişti ve kurmuş olduğu SA birliklerinin Alman ordusuyla birleşmesi ve onun komutası altına verilmesi gerektiğini düşünüyordu. Himmler ve Göring, yalan yanlış kanıtlar uydurarak Röhm’ün darbe hazırlığı içerisinde olduğunu ileri sürdüler. Hindenburg, Hitler’in karşılık vermesini istedi. 30 Haziran 1934’te, Röhm, SA liderleri ve Hitler’in güce ulaşma yolunda onun karşısına çıkabileceği düşünülen kim varsa hepsi infaz edildi. “Uzun Bıçaklar Gecesi”nin kurbanları arasında Gregor Strasser de vardı.

Hitler’in kana bulanmış Üçüncü Reich dönemi bu şekilde başladı.

Kaynak: All About History

İlginizi Çekebilir: Hitler’in Çılgın Silahları

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.